Direnmenin Beton Hali

Kiraz Özdoğan

Dün gece, kadim dostum, seni aradım. Galata Köprüsü’nü bir sokak lambaları, bir de balıkçıların ateşi aydınlatıyordu. Denizin kokusunu içime çekmiştim, ki yağmur damlaları hızlanmaya başladı. Ben, adımlarımı onu dinleyebilmek için yavaşlattıkça, yağmur daha da hızlandı. Vapurlar uyumuştu. Yağmurun sesini sadece tek tük geçen arabaların gürültüsü ve  uykusu kaçmış kuşların tınıları bölüyordu. “İstanbul,” dedim; “doğduğum, büyüdüğüm kentim”. Sarılmak istedim. Montumun kapüşonunu çıkardım. Saçlarımı özgür bıraktım. Yağmur damlalarının saçıma düşerken çıkardığı sesleri dinledim, her bir sesi hafızama kazıdım. Montumdan aşağıya süzülüşünün ve sonra tuzlu suyla buluşmalarının seslerini de… Eski Sirkeci Garı’nın mermerlerine tesadüfi düşen damlaların izlerinde hayal kurdum. Merdivenlerden çıktım. Tek tük açık kalmış lokantaların ışıklarındaki damlaları geçtim. Gülhane Yokuşu’na geldiğimde, Nazım Hikmet’in  Ceviz Ağacı şiirini hatırladım;

“Yapraklarım ellerimdir,
tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.”

Yokuşun başındaki çınar ağacına “merhaba” dedim ve sordum: “Nasıl direniyorsun bu keşmekeşe?” Kaç çınar ağacını, şu son on yılda betonlaşma ve budama furyasıyla oluşan strese kurban verdik? Bu direngen çınar ağacının, tüm yalnızlığıyla yağmura dokunuşunu izledim, tam yüz bin eliyle. Cesaret aldım. “Yağmurun elleri olsa” dedim, tam yüz bin elle dokunurdu İstanbul’a; tramvay raylarına, kepenklere, camlara, kaldırımlara, kuşlara, betonun üzerinde uyuyan köpeklere, köşeye sinmiş kediye, hızla karşıdan karşıya geçen sansara…. Yağmurun yokuştan öylece süzülüşünü izledim, yalnızdım. Ne suyun dibinde görebileceğim çakıl taşları vardı, ne de balıklar. Üstelik sen, toprak, yoktun; yağmurun sana dokunuşunu duyamamamın ve görememenin acısını hatırladım. Geçen gün gözlerim, Feriköy sokaklarında betona bakmaktan yorulmuştu. Şimdi ciğerlerim, senin yağmurla buluşma kokunu arıyordu. İçime çekmek istiyordum. Ama sen, toprak, İstanbul’un yayılmacı betonuyla hapsedilmiştin. Hapsedilen kimdi? Sen mi, ben mi? Birbirimizi göremiyorduk. İçimde seni özgürleştirme arzusu belirdi. Bir başıma, çınar ağacı gibi. Ama seni özgürleştirmek, saçlarımı özgürleştirmek kadar kolay değil. Küçükken vapura bindiğimde, Levent’in orada yeni yeni yükselmeye başlayan gökdelenleri büyük bir nefretle izlerdim. Her seferinde, kocaman bir dev olup bahçe makasıyla onları tek tek kesmek isterdim.

Ve ben, dün, insanı sıkboğaz eden ve her geçen gün daha da yayılan şu betonu elimde bir kazmayla söksem; seni, toprağı yağmurla buluştursam, sonra ayakkabılarım çamur olsa, yürüdükçe ayakkabım çamura batsa ve ayak izlerimi gören biri, hiç akıllı telefonuna bakmaksızın “şöyle biri geçmiş burdan, onu takip etsem” diye düşünse dedim. Yokuşun başından başlasam, Gülhane Parkı’na kadar insem, sonra leylek sürülerinin taşıdığı tohumlar seninle buluşsa ve sen, bulutların yüz bin damlasıyla bir orman olsan; sonra bahara bomba sesleriyle değil de toprağı delen filizlerin sesleriyle girsek istedim. Yüz bin elle, özgürleştirirken özgürleşsek istedim.